Bodrum’un Uğultusundan Kaçış: Yolun Beni Bıraktığı O Bakir Cennet, Zeytinlikuyu
Bodrum’un o meşhur insan selinin tam ortasındaydım. Hani o her köşe başından yükselen müzik seslerinin birbirine karıştığı, adeta yürürken omuz omuza çarpışmak zorunda kaldığınız ağustos sıcağı… Bilen bilir, Bodrum bazen insanı sarıp sarmalar ama bazen de öyle bir yorar ki, nefes alacak delik ararsınız. İşte öyle bir akşamdı. Kaldırım kenarında durup o bitmek bilmeyen kalabalığı, birbirinin fotoğrafını çekmeye çalışan insanları, bir dükkandan çıkıp öbür dükkana giren turistleri, turistlerle dalga geçen esnafı izlerken içimde bir şeylerin daraldığını hissettim. Bana burjuva eğlenceleri, lüks beach kulüpler değil; dalga sesi, toprak kokusu ve mutlak bir sessizlik lazımdı. Kafamı dinlemeliydim, yoksa bu tatil beni iyileştirmek yerine daha da tüketecekti.
Ertesi sabah, güneş daha tam tepeme dikilmeden odadaki sırt çantamı topladım. Hiçbir planım, rezervasyonum, hatta tam olarak nereye gideceğime dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Sadece uzaklaşmak istiyordum. Bodrum otogarına gidip kuzeye doğru giden ilk minibüslerden birine attım kendimi. Muavin kapıyı kapatırken içimi bir huzur kapladı. Telefonumu sessize aldım ve camdan dışarıyı, Bodrum’un beyaz evlerinin yavaş yavaş seyrelip yerini maki bitki örtüsüne bırakışını izlemeye başladım.
Minibüs Milas’a doğru tatlı bir ritimle ilerlerken, yol kenarında hafifçe eskimiş, paslanmış bir tabela çarptı gözüme: İasos.
Tarihin içinden fırlamış gibi duran bu isim bende garip bir merak uyandırdı. Spontan kararların en güzel yanı budur ya; plan olmadığı için hata yapma lüksünüz de yoktur. "Ben burada ineceğim," diye bağırdım. Çantamı omuzlayıp asfaltın sıcağına ayak bastığımda, arkamdan uzaklaşan minibüsün sesiyle birlikte yol kenarında tek başıma kaldım.
Güneş tepede parıldıyordu ve yürümeye başladım. Oraya nasıl gideceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Geniş bir ovanın içinden süzülen yolda otostop çekmeye başladım. Kısa bir süre sonra eski model bir pikap gördüm. Elimi kaldırdım. Direksiyondaki amca, yüzündeki o derin Ege kırışıklıklarıyla gülümseyip kapıyı açtı. Kıyıkışlacık adında bir köye gidiyormuş. Atladım hemen. Yol boyunca bana zeytin hasatlarından, eski topraklardan bahsetti. Kıyıkışlacık’ı anlattı. 20-25 dakikalık bir yoldan sonra Kıyıkışlacık’a gelmiştik.
Kıyıkışlacık’a vardığımda limanın hemen arkasındaki yaşlı bir çınarın gölgesine sığınmış bir balıkçı köy kahvesine oturdum. Yorulmuştum, susamıştım ve terlemiştim. Kahveciden soğuk bir su ve tavşan kanı bir çay istedim. Çayımı yudumlayıp sakinliği içime çekerken, hemen arkamdaki masada oturan iki yaşlı amcanın hararetli sohbeti kulağıma çalındı. Fötür şapkalı olanı, diğerine şöyle diyordu: “Yahu Mustafa, dün bizim Zeytinlikuyu’ya indim… Deniz öyle bir durgundu ki, sanki çarşaf sermişsin. İnsan eli değmemiş buralara daha, valla ruhu dinleniyor insanın.”
Zeytinlikuyu.
İsim kulağıma o kadar naif, o kadar saklı geldi ki dayanamadım. Sandalyemi hafifçe arkaya kaydırıp, "Amcalar kusura bakmayın kulak misafiri oldum ama… Neresidir bu bahsettiğiniz Zeytinlikuyu? Nasıl bir yerdir? Nasıl gidilir?" diye sordum. Öteki Amca gözlüğünün üstünden bana bakıp gülümsedi, saatine bakıp eliyle ileriyi işaret etti: "Evlat, tam buradan bir minibüs geçer birazdan. Bin ona, o seni oraya götürür. Pişman olmazsın, tam yerine gidiyorsun" dedi.
Çayımı bitirip hemen yolun kenarına çıktım. Birazdan, bahsettikleri beyaz bir minibüs geldi. İçeride ellerinde pazar poşetleri olan köylü teyzeler, yerde bir iki un çuvalı, en arkada uyuklayan yaşlı bir köylü amca vardı. Minibüs virajlı, iki yanı zeytin ağaçlarıyla bezeli yollardan kıvrıla kıvrıla ilerledi. Her dönemeçte Bodrum’un o şatafatlı dünyasından fersah fersah uzaklaştığımı hissediyordum. Ve sonunda şoför bir meydana yaklaşınca durdu. Zeytinlikuyu’ya gelmiştim.
Aşağı indiğimde zamanın yavaşladığını, hatta durduğunu hissettim. İşte tam karşımdaydı: Zeytinlikuyu.
Burası sanki modern dünyanın haritalarda göstermeyi unuttuğu, gizli bir Ege koyuydu. Ne devasa oteller vardı, ne de kulağı tırmalayan beach club müzikleri. Sadece yeşilin binbir tonuyla bezenmiş zeytin ağaçları, çam ağaçları ve o ağaçların gölgesinin vurduğu, camgöbeği renginde, kıpırtısız bir deniz... Kıyıya yaklaşırken burnuma çalınan o yoğun kekik ve iyot kokusu, Bodrum’da egzoz dumanından daralan ciğerlerime bayram ettirdi. Sahilde tek tük balıkçı tekneleri duruyor, birkaç yerel pansiyonun bahçesinden sızan kahkahalar dışında sadece doğanın kendi sesi duyuluyordu.
Sırt çantamı sahil kenarındaki yaşlı bir zeytin ağacının altına bıraktım. Ayakkabılarımı fırlatıp ayaklarımı o serin, berrak suya soktuğum an içimden tek bir cümle geçti: Orası burası.
Eğer siz de bir gün Ege’de popüler kültürün, kalabalığın ve gürültünün boğucu kollarından kaçmak isterseniz, kendinizi yollara bırakın. Haritaların değil, sezgilerinizin sesini dinleyin. Çünkü en güzel hikayeler, plansız çıkılan yollarda ve Zeytinlikuyu gibi saklı cennetlerde başlar.
Sefa Derin, 29 Ağustos 2019